Vijay Prashad ile söyleşi: Liberal düzenin sonu

Yusuf Tuna Koç

Tricontinental Enstitüsünden sosyalist yazar Vijay Prashad ile Hindistan’da ortaya çıkan Hamamböceği Hareketini, liberal demokrasinin çöküşünü, ABD’de sosyalistlerin artan sempatisini ve NATO’nun yeni yönelimini konuştuk. 

İlk olarak Hindistan’daki Hamam Böceği Hareketi üzerine konuşmak istiyorum. Dışarıdan bakıldığında, yeni bir kuşağın öncülük ettiği, yolsuzluğa ve hükümetin kendisine yönelen umut verici bir hareket gibi görünüyor. Bu hareketin uzun vadede yaratabileceği daha geniş siyasi sonuçları olabileceğini düşünüyor musunuz?

Birkaç yıldır birçok kişinin artık “Z Kuşağı hareketleri” olarak adlandırdığı gelişmeleri izliyoruz. Örneğin Güney Asya’da ortalama yaş yaklaşık 25 ya da 26. Burası olağanüstü genç bir bölge ve aslında Küresel Güney’in tamamı dikkat çekici derecede genç. Bu nedenle bu demografik gerçekliğin siyasal olarak neler üretmeye başladığına çok dikkat etmemiz gerekiyor. 

Ana akım medya Nepal, Bangladeş, Hindistan ve başka yerlerdeki protestoları basitçe “Z Kuşağı protestoları” olarak tanımlıyor. Ancak bu protestoları kuşak üzerinden tanımladıklarında, onların sınıfsal içeriğini ortadan kaldırmış oluyorlar. Elbette sokağa çıkanlar gençler. İletişim kurarken memlerden yararlanıyorlar; mizahı, ironiyi ve alaycılığı kullanıyorlar. Bu protestoların yalnızca biçimine bakarsanız gerçekten de kuşaksal hareketler gibi görünebilirler. 

Ama biçimin ötesine geçip içeriğe baktığınızda çok daha ilginç bir tablo ortaya çıkıyor. 

Gençler fiilen şunu söylüyor: “Üniversiteye gittim. Ailem beni okutabilmek için kredi çekti. Bazı durumlarda beni üniversiteye gönderebilmek için toprağını sattı. Eğitim sistemindeki yolsuzluklara katlandık, sınavlarda kopya düzenlerine katlandık, hatta onlarca öğrencinin intihar ettiği durumlar yaşandı. Bütün bunlardan sonra hâlâ düzgün bir iş bulamıyoruz.” 

Kuşaksal görünümün altında son derece sınıfsal bir protesto yatıyor. Bunlar temelde sınıfsal talepler. İnsanlar, “Bize eğitimin bir gelecek sağlayacağını vaat ettiniz. Biz toplumsal sözleşmenin bize düşen kısmını yerine getirdik ama siz kendi üzerinize düşeni yapmadınız” diyor. İstikrarlı bir iş bulamıyorlar; bulabildikleri en iyi şey güvencesiz, hiçbir güvence sunmayan işler. Anlamlı bir yaşam kurma ihtimalleri ellerinden alınmış durumda. 

Bu anlamda tanık olduğumuz şey, yeni bir sınıf siyasetinin ortaya çıkışı. Gençler, geleceklerinin çalındığına dair siyasal bir bilinç geliştiriyorlar. 

Enstitümüzde giderek daha fazla düşünmeye başladığımız şey ise, bu tarihsel anı en iyi açıklayan kavramın beklemek olduğu. 

Bu kuşağın tamamı sürekli bir bekleme hâli içinde yaşıyor. İş bekliyorlar. Evlenebilmek için istikrarlı bir iş bekliyorlar. Ev kiralayabilecek ya da satın alabilecekleri işleri bekliyorlar. Aile kurabilmek için bekliyorlar. Hayatlarının tamamı erteleme üzerine kurulmuş durumda. 

Beklemek kaçınılmaz olarak hayal kırıklığı yaratıyor. Hayal kırıklığı da sonunda protestoya dönüşüyor. Bu yüzden gerçekten önemli bir şeyin yaşandığını düşünüyoruz. Bu gelişmeleri çok dikkatle izliyoruz çünkü bunlar önemli bir dönüşümü temsil ediyor. Asıl kritik soru ise bundan sonra ne olacağı. 

Bu hareket, insanca çalışma koşulları, ekonomik güvenlik ve yaşanabilir bir gelecek talebi gibi sınıfsal talepler etrafında mı kalacak? Yoksa etnik siyasete mi kayacak? Geleneksel seçim siyasetinin içine mi çekilecek? Bugün bu protestoların içinden çıkan yeni kamusal figürler zamanla siyasi adaylara dönüşüp mevcut siyasal düzenin içine mi entegre olacak? Şu aşamada bunu bilmiyoruz. Ama açık olan şu ki, Hamam Böceği Hareketi Hindistan’daki daha geniş toplumsal mücadeleleri de yoğunlaştırdı. Bu sürecin sonunda nereye varacağını henüz öngöremiyoruz, ancak onu çok yakından izliyoruz ve birçok bakımdan da dayanışma içinde yanında duruyoruz.

NEOLİBERALİZM ORTA SINIFIN ÇÖKÜŞÜNÜ KALDIRAMIYOR

Türkiye’de benzeri ayaklanmalarda olduğu gibi Hindistan’da da gördüğümüz kadarıyla hükümetin yanıtı büyük ölçüde sert polis baskısı oldu. Bizdeki ya da farklı ülkelerdeki benzer hareketlerde ortak olan bir başka unsur bu hareketlerin örgütsüzlüğü. Ancak bastırılması, geri çekilmesi, temelindeki sorunları da ortadan kaldırmıyor. Bu bağlamda özellikle Hindistan ve Türkiye gibi çevre ülkelerde hem bu tip hükümetlerin hem de daha genel olarak neoliberalizmin geleceğini nasıl görüyorsunuz? 

Açık konuşmak gerekirse, neoliberal hükümetlerin sürdürebileceklerinin sınırına yaklaştığımızı düşünüyorum. Bir son noktaya yaklaşıyoruz. Hükümetlerin çok iyi öğrendiği bir şey var: siyasal protestoları nasıl soğuracaklarını biliyorlar. İnsanları dövebilirler. Hareketlerin liderlerini yönetim koalisyonlarına dahil ederek onları sistemin içine çekebilirler. Gösterileri dağıtabilirler. Baskıyı son derece etkili biçimde kullanabilirler. Ama protestoları ortaya çıkaran temel sorunları çözemiyorlar. Asıl zor olan da bu. 

İşçi sınıfını ele alalım. Hükümetler işçilere, “Sizi döveriz, evinize göndeririz ve yine de ücret artışı alamazsınız” diyebilir. Bunu uzun bir süre boyunca da sürdürebilirler. Ama orta sınıfın çocuklarını da yüzüstü bırakmaya başladıklarında durum kökten değişiyor. İşte o noktada gerçek bir varoluşsal krizle karşı karşıya kalıyorlar.

Küresel Güney’deki orta sınıflar, köylülüğün ya da sanayi işçi sınıfının tarihsel olarak yaptığı gibi uzun süreli bir toplumsal gerilemeyi aynı şekilde kaldıramaz. Çünkü beklentileri farklı biçimde şekillendirildi. 

Türkiye’yi örnek alalım. Yıllar önce Soma maden faciasının ardından madencilerin protestoları olmuştu. İnsanlar protesto etti, madenciler dövüldü, evlerine döndüler ve zamanla bu olay büyük ölçüde kamusal hafızadan silindi. Belki bugün hâlâ İstanbul ya da Ankara’da her yıl yüz ya da iki yüz kişinin katıldığı bir anma yürüyüşü yapılıyordur. Ama siyasal olarak o olay büyük ölçüde geride kaldı. Çünkü madenciler yeterli siyasal güce sahip değildi. Sendikalar zaten zayıflatılmıştı ve hareketi sürdürecek kurumsal kapasite de çok sınırlıydı. 

Ama orta sınıf ailelerin beklentileri yıkıldığında -anne babalar yıllarca fedakârlık yaptıktan sonra çocuklarının bir gelecek kuramadığını gördüğünde- bunun siyasal sonuçları tamamen farklı oluyor. Bu çok daha derin bir toplumsal kriz. 

Açıkçası toplumlarımızın orta sınıfın sistematik başarısızlığını kaldırabilecek kapasiteye sahip olduğunu düşünmüyorum. Neoliberal hükümetlerin de bunu çözebilecek ekonomik araçlara sahip olduğuna inanmıyorum. Yeterli sayıda istikrarlı, orta sınıfa ait iş yaratmak olağanüstü zor. 

Bu yatırımlar nereden gelecek? Burjuva hükümetleri bir anda milyonlarca nitelikli işi nasıl yaratacak? Yaratamazlar. Buna yönelik bir çözüm girişimini daha önce Amerika Birleşik Devletleri’nde gördük. Güvenceli istihdam ve yükselen yaşam standartları sağlayamayan ardı ardına gelen hükümetler, krediye erişimi kolaylaştırdı. İnsanlar borçlanmaya teşvik edildi. Hane halkı borçları patladı. Öğrenci borçları patladı. Kredi kartı borçları patladı. Amerikalı haneler, orta sınıf yaşamını sürdürebiliyormuş görüntüsünü koruyabilmek için trilyonlarca dolarlık borcun altına girdi. Ama bu seçenek Hindistan gibi ülkeler için mevcut değil. Hindistan hükümeti, orta sınıfın tamamının Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğu gibi devasa tüketici kredileriyle ayakta kalmasına izin veremez. Finansal sistem bunu taşıyamaz. Göç de artık eskiden olduğu gibi bir emniyet supabı işlevi görmüyor. Bugün Türkiye’de orta sınıfa mensup genç mezunlar tam olarak nereye gidecek? Almanya’ya mı? O günler geride kaldı. Gastarbeiter1 dönemi artık tarihin bir parçası. Rusya’ya mı? Belki birkaç kişi. Çin’e mi? Gerçekçi olalım; kaç Türk orta sınıf mezunu Çin’e taşınacak? Aynı soru Hindistan için de geçerli. 

Önceki kuşaklar bu sorunları çoğu zaman ülkeyi terk ederek çözdü. Avrupa’ya ya da Kuzey Amerika’ya göç ettiler ve oralarda orta sınıfa ait işler buldular. Bugün artık bu imkânlar yok. Avrupa artık bu işleri yaratmıyor. Amerika Birleşik Devletleri de artık bu işleri yaratmıyor. Sonuç olarak bu gençler tam da bulundukları yerde kalıyorlar. İşte bu yüzden bu kuşak uzun süreli bir bekleme hâlinin içine sıkışmış durumda. Bugün tanık olduğumuz yapısal sorun da nihayetinde bu. 

LİBERAL TAHAYYÜL ÇÖKTÜ

NATO Zirvesi öncesinde ve sonrasında “NATO 3.0” olarak adlandırılan konsept üzerine yoğun tartışmalar yaşandı. Pek çok yorumcu, bildiğimiz anlamıyla liberal demokrasinin sonuna tanıklık ettiğimizi; hükümetlerin, hatta emperyalizmin bile, demokratik normlardan ziyade güvenlik garantilerine ve militarizasyona öncelik vermeye başladığını savundu. Özellikle yapay zekâ gibi yeni teknolojilere yönelik askerî harcamalar giderek ön plana çıkıyor. Sizce -eğer böyle bir şey gerçekten yaşanmışsa- liberal demokrasi çağının sonuna mı tanıklık ediyoruz? Farklı bir tarihsel döneme mi giriyoruz?

Buna adım adım bakalım. Önce ekonomiye bakalım. Yaklaşık son on yılda UNCTAD tarafından yayımlanan World Investment Report’lara bakarsanız, bir şey hemen göze çarpıyor: Küresel Kuzey’deki, özellikle de Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki yatırımlar dikkat çekici ölçüde durağan kaldı. Son dönemde gerçekten önemli ölçüde yeni üretken yatırımlar gördüğümüz tek büyük alan veri merkezleri ve yapay zekâ oldu. Bunun dışında yatırımlar durgun. Ekonomik büyüme de durgun. Büyüme zayıf kalırken yatırımlar da durağan olursa, toplumlar yeterli istihdam yaratamaz. Nitelikli işler, istikrarlı orta sınıf işleri, insana yakışır istihdam olanakları ortaya çıkmaz. 

Bu da yapısal bir sorun yaratıyor. Küresel Kuzey, kendi üniversite mezunlarını işgücü piyasasına giderek daha fazla yerleştirmekte zorlanıyor. Kendi mezunlarını istihdam edemiyorsa, eskisi gibi büyük ölçekli göçe kapılarını açık tutması da doğal olarak mümkün olmuyor. Göçün böylesine patlayıcı bir siyasi meseleye dönüşmesinin nedenlerinden biri de bu. Küresel Güney’deki insanlar, kendi ülkelerindeki fırsatlar ortadan kalktığı için kuzeye göç etmek istemeye devam edecek. Ama kuzey ülkelerinde de artık yeterli istihdam olanağı yok. Özellikle de orta sınıfa yönelik işler. Bu pozisyonlar üzerindeki rekabet olağanüstü yoğunlaştı. Bu durum uluslararası sistem genelinde çok büyük baskılar yaratacak. Bu da liberalizmi birçok farklı yönden baskı altına alıyor. 

İlk baskı askerî harcamalardan geliyor. Hükümetler savunma harcamalarını sürekli artırıp örneğin GSYH’nin yüzde beşine yaklaşan seviyelere çıkardıkça, başka alanlardaki harcamaları kısmak zorunda kalıyorlar. Bir yerden fedakârlık etmek zorundalar. Pratikte fedakârlık edilen alan sosyal refah oluyor. Askerî bütçeler büyüdükçe kamu refahına yönelik taahhütler küçülmeye başlıyor. Bu da eğitime daha az kaynak ayrılması anlamına geliyor. Sağlık hizmetlerine daha az kaynak ayrılması anlamına geliyor. Sosyal korumaya daha az kaynak ayrılması anlamına geliyor. Ve sonunda artan yoksulluk ortaya çıkıyor. 

Bana göre liberal demokrasinin gerilemesinin en açık göstergelerinden biri çocuk yoksulluğu. Çocuk yoksulluğu belirgin biçimde artmaya başladığında, artık gerçekten liberal demokratik bir toplumda yaşandığını savunmak giderek zorlaşıyor. Çocuklar giderek daha fazla yoksulluk içinde yaşıyorsa, temel bir şey bozulmuş demektir. İlk baskı bu. 

İkinci baskı ise göçten geliyor. Küresel Kuzey’de işsizlik artarken göç baskısı da büyümeye devam ettikçe, hükümetler giderek daha fazla zor aygıtlarını güçlendirerek karşılık verecekler. Göçe karşı daha sert önlemler alacaklar. Suça karşı daha sert önlemler alacaklar. Polisin yetkilerini genişletecekler. Gözetim mekanizmalarını güçlendirecekler. Bunun sonucunda ise liberal hakların kendisi daralmaya başlayacak. Bunu Amerika Birleşik Devletleri’nde şimdiden görüyoruz. ICE baskınları giderek daha yaygın hale geliyor. Göçmen denetiminin genişletilmesi normalleşiyor. Benzer eğilimlerin başka yerlere de yayılacağını düşünüyorum. Bu da liberalizmin gerilemesinin bir başka boyutunu oluşturuyor.

Ama bir de üçüncü bir boyut var. Ve belki de en önemlisi bu. Ben buna liberal tahayyül diyorum. Az önce liberal demokrasinin belki de hiçbir zaman gerçekten var olmadığını söylediniz. Bu tereddüdü anlıyorum. Ama ideal hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleşmemiş olsa bile, liberal tahayyül kesinlikle vardı. Batı Avrupa ile Kuzey Amerika’nın liberal demokratik toplumları temsil ettiğine dair yaygın bir inanç vardı. Ayrıca liberal demokrasinin ihraç edilebileceğine dair de bir inanç vardı. Amerika Birleşik Devletleri’nin Suriye’de, Mısır’da ya da başka yerlerde hükümetleri devirmesi hâlinde, onların yerine bir şekilde liberal demokratik toplumlar kurabileceğine inanılıyordu. Bu güven, liberalizmin ideolojik gücünün önemli bir parçasını oluşturuyordu. Bugün ise bu güven büyük ölçüde aşınmış durumda. Liberalizm ekonomik olarak zayıflıyorsa, siyasal olarak zayıflıyorsa, kendi iç toplumsal temelleri çözülüyorsa, o zaman hâlâ başka ülkelere ihraç edilebileceğine dair güven nerede kalıyor? Bence bu güven çok büyük ölçüde ortadan kalktı. Bu da liberalizmin gerilemesinin önemli yönlerinden biri. 

ABD’DE DEMOKRATİK SOSYALİSTLER İKNA EDİCİ SEÇENEĞE DÖNÜŞTÜ

Kısa süre önce Marco Rubio ile ABD Dışişleri Bakanlığı, Küba’yı ama aynı zamanda Küba’ya yakın görülen siyasetçileri, medya kuruluşlarını ve kamuoyundaki isimleri hedef alan bir rapor yayımladı. Bununla ilgili iki temel yorum yapılıyor. Birincisi, bunun Küba’ya yönelik olası bir askerî müdahalenin hazırlığı olduğu yönünde. İkincisi ise bunun, Zohran Mamdani, ve Amerika Demokratik Sosyalistleri (DSA) gibi isim ve örgütlerin görünürlüğünün artmasıyla birlikte Amerikan soluna yönelik duyulan kaygının bir yansıması olduğu yönünde. Siz bunu öncelikle Latin Amerika’yı ilgilendiren jeopolitik bir mesele olarak mı görüyorsunuz, yoksa Amerika Birleşik Devletleri’nin kendi içinde yürüyen ideolojik bir mücadele olarak mı?

Öncelikle tamamen açık olmak isterim. Benim enstitüm, Tricontinental Institute, bu tartışmalarda defalarca adı geçen kurumlardan biri oldu ve ayrıca Amerika Birleşik Devletleri Kongresi’nin soruşturmalarına da konu edildi. Dolayısıyla buna dışarıdan yorum yapmıyorum; bir bakıma ben de bu hikâyenin içindeyim. 

Amerika Demokratik Sosyalistlerinin (DSA) son dönemde seçimlerde yükselişinin birbiriyle yakından bağlantılı iki nedeni olduğunu düşünüyorum. Birincisi elbette Filistin halkına yönelik soykırım. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki iki büyük siyasi partiden hiçbiri buna ciddi biçimde karşı çıkmadı. Biden yönetimi de buna ortaktı, Trump da ortak oldu ve bu durum milyonlarca seçmeni derinden yabancılaştırdı. Bu insanların önemli bir bölümü tam da DSA’nın soykırıma karşı ilkesel bir tutum alması nedeniyle bu harekete yöneldi. 

İkinci neden ise Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşam standartlarının sürekli gerilemesi. Hükümet, İsrail’i sübvanse etmek ve onun askerî makinesini finanse etmek için devasa kaynaklar harcamayı sürdürürken, kendi halkının ihtiyaçlarını karşılayamıyor. Çocuk yoksulluğu artıyor, ekonomik güvencesizlik büyüyor ve insanlar giderek daha fazla öfkeleniyor. Bir tarafta savaş devleti, diğer tarafta düşen yaşam standartları… Bu iki dinamik birlikte Demokratik Sosyalistlere verilen desteği güçlendirdi. 

Bu seçmen kitlesi büyüdükçe, Küba’ya yönelik ambargoya daha açık biçimde karşı çıkmaya, Meksika ile daha iyi ilişkileri savunmaya ve en genel anlamda Amerika’nın bitmek bilmeyen dış müdahalelerine itiraz etmeye başladı. Siyasi tablo değişiyor ve Amerikan sağı da buna bildiği tek yöntemle karşılık veriyor. Küba ablukasının hukuki meşruiyetini tartışmak ya da dış politikasını savunmak yerine, giderek daha fazla devletin zor aygıtına başvuruyor. Küba ambargosunu eleştirenleri, Filistin’deki soykırımı eleştirenleri ve Amerikan askerî müdahalelerini eleştirenleri susturmaya çalışıyor. 

Bunun nedeni aslında oldukça basit. Artık ikna edici argümanlara sahip değiller. Küba’ya yönelik hukuksuz ablukayı savunamıyorlar. Filistinlilere yönelik soykırımı savunamıyorlar. İran’a yönelik hukuksuz saldırıları savunamıyorlar. Siyasi ya da ahlaki düzlemde tartışmayı kazanamadıkları için, kendilerine karşı çıkanları suçlu hâline getirmeye yöneliyorlar. Olan tam olarak bu. 

Dolayısıyla evet, Amerikan hegemonyasında bir gerileme var ve evet, yeni bir seçim dengesi ortaya çıkıyor. Ama en az bunun kadar önemli olan başka bir gerçek daha var: Siyasal düzen ikna edici argümanlarını tüketmiş durumda. Birini tartışmada yenemiyorsanız, onun yerine polisi gönderirsiniz. Bugün izledikleri strateji özünde bundan ibaret. Neyse ki yıllar içinde şunu öğrendik: Biri size yumruk atmaya çalışıyorsa, siz de yumruktan nasıl kaçılacağını öğrenirsiniz; gerektiğinde karşı yumruğu nasıl atacağınızı da öğrenirsiniz. 

1 Almanya’da 1955-1973 arasındaki misafir işçi politikası 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir